Kozmosun Görünmez Çarkları: Bilimin Sınırları Ruh ve Sistem
Günümüzde rasyonalistler, materyalistler ve katı gerçekçiler, her şeyi laboratuvar tüplerine, formüllere ve ölçülebilir verilere indirgemeyi marifet sayıyor
Günümüz dünyasında rasyonalistler, materyalistler ve katı gerçekçiler, her şeyi laboratuvar tüplerine, formüllere ve ölçülebilir verilere indirgemeyi bir marifet sayıyorlar.
Bilimsel düşünme sisteminin dar kalıplarında sıkışıp kalan bu zihinler, ne yazık ki insanı harekete geçiren, onu hayvandan ayıran ve o muazzam bilimsel gelişmeleri bile doğuran asıl gücü ıskalıyorlar: Ruhun, yani o derin varoluşun özünü.
Eğer bizi biz yapan duygularımız olmasaydı, ne bilimsel bir gelişimden söz edebilirdik ne de bugünkü anlamıyla "insan" kavramından. Duyguları ve ruhu devreden çıkardığınızda geriye kalan tek şey; sadece yiyip içen, çoğalan ve tamamen hayvani güdülerle hareket eden biyolojik bir tür olurdu.
Ancak insanın hakikati, maddi evrenin sınırlarının çok ötesindedir.
Ölüm, Maddi Evrenin Bir Yanılsamasıdır
İnsanlık tarihi boyunca bizi ürküten "ölüm" ve "yok oluş" kavramları, aslında tamamen bu maddi evrene ait illüzyonlardır.
Şayet ruh, yok olma veya ölme yetisine sahip olsaydı, o da maddi evrenin bir parçası olurdu ve insanoğlu eninde sonunda onu laboratuvarda kanıtlayabilirdi.
Oysa bizim bilimsel gelişimimiz yalnızca bu fiziksel evrene dayalı olduğu için, başka bir evrenin kanun ve kurallarına ulaşamıyoruz.Bu noktada ruhun ölümlü ya da ölümsüz olduğunu değil, boyutlar arası, bilmediğimiz bir süreçten geçtiğini kabul etmek zorundayız
Şayet bir "başka evren" varsa, bu evrenin hiçbir fiziksel kuralı orada sökmemelidir. Eğer buradaki kanunlar orada da geçerliyse, orası başka bir evren değil, sadece bu evrenin bir devamı olur.
Aynı şekilde, ruhun bir "maddi hafızası" da yoktur. Eğer olsaydı, reenkarnasyon veya bedenden bedene geçiş süreçlerinde tüm dünyevi anılarını beraberinde götürürdü.
Hafıza, beyindeki sinapslarla sınırlı maddi bir depodur ve bu dünyada kalır. Sınırları aşabilen tek şey duygulardır.
Bu yüzden geçmiş yaşamı "görsel bir anı" olarak hatırlamak imkansızdır; hatırlanan tek şey, ruhun geçmiş deneyimlerinden süzülüp gelen sezgisel duygulardır.
Kendi Düşünsel Evrimim ve "Sistem" Hakikati
İtiraf etmeliyim ki, bu satırları ilk kaleme aldığımda, varoluşun arkasındaki o devasa mekanizmanın, yani **"Sistem"in henüz tam olarak farkında değildim. O dönemde "duygusal zihin" gibi hatalı bir kavram kullanmıştım. Oysa bugün net bir şekilde görebiliyorum:* *Zihinde duygu yoktur.
Zihin, sadece bu kozmos içinde yaşamamız, hayatta kalmamız ve pratik yetkinlikler geliştirmemiz için bize verilmiş biyolojik bir araçtır. Duygular ise zihinden tamamen bağımsız, kozmosun bambaşka bir boyutuna ait varlıklardır.
Maddi ve rasyonel yaklaşımların insanı ve duyguyu çözememesinin temel sebebi de budur; çünkü yanlış araçla, yanlış boyutu ölçmeye çalışıyorlar.
Rasyonelistler elbette farkında olmadan bu "Sistem"i kullanıyorlar; sadece ona başka isimler veriyorlar. Fakat isimlerin değişmesi, arkadaki o muazzam mekanizmanın işleyişini değiştirmiyor. Bilimsel ve insani gelişimin en temelinde, adına ne dersek diyelim, tıkır tıkır işleyen evrensel bir Sistem bulunuyor.
Ruh: Sezginin ve Simülasyonun Merkezi
Bugün ulaştığım noktada daha derin bir gerçeği görebiliyorum: Duygular, ruhun birer eklentisi, onun birer uzvudur. Ruh ana yapıyı, duygular ise bu yapının unsurlarını oluşturur. Neden mi? Çünkü bir varlık olarak duyguların kendi başlarına bir "duyusu" yoktur.
Eğer duyguların kendi algı mekanizmaları olsaydı, deneyimlemek için bir bedene ihtiyaç duymazlardı. Oysa ruh, kendine has bir duyusu olan yegane varlıktır ve onun bu duyusunun adı sezgidir.
Dahası, insanı insan yapan o muhteşem yetenekler; yani hayal kurmak ve rüya görmek amacıyla kullandığımız o muazzam "simülasyon sistemi" de zihne değil, doğrudan ruha aittir.
Sonuç olarak; karşımızda sürekli çalışan, durmaksızın kendini geliştiren ve insanı hayretler içerisinde bırakan kusursuz bir Sistem var.
Materyalizmin sığ sularında boğulmak yerine, ruhun ve bu evrensel sistemin büyüleyiciliğine gözlerimizi açtığımızda, gerçek insanın ve kozmosun sırrına bir adım daha yaklaşmış olacağız.
