İran’ın Görünmeyen Krizi: Füzelerden Daha Derin Bir Çöküş
Ortadoğu’da son günlerde yaşananlar yüzeyde bir savaş gibi görünüyor.
Ortadoğu’da son günlerde yaşananlar yüzeyde bir savaş gibi görünüyor. Füzeler, insansız hava araçları, karşılıklı tehditler ve askeri açıklamalar…
Ancak sahnenin önünde görülen bu sert görüntünün arkasında çok daha derin bir gerçek var. İran yalnızca dışarıdan saldırıya uğramıyor; aynı zamanda içeriden sarsılıyor. Asıl kırılma da burada başlıyor.
Uzun yıllar boyunca İran’ın güvenlik doktrini oldukça netti: doğrudan savaş yerine vekil güçler üzerinden bölgesel denge kurmak.
Lübnan’da Hizbullah, Irak’ta Şii milisler ve Yemen’de Husiler bu stratejinin temel araçlarıydı. Tahran böylece kendi topraklarını savaşın dışında tutarak bölgesel baskı üretmeyi başardı.
İran’ın asıl gücü ordusundan çok kurduğu bu ağdı. Bugün ise bu stratejinin en zayıf noktası açığa çıkmış durumda. İran ilk kez savaşın doğrudan kendi coğrafyasına taşındığını görüyor.
Üstelik mesele yalnızca askeri saldırılar değil. Asıl sorun, bu saldırıların nasıl bu kadar isabetli yapılabildiği sorusudur.
Çünkü bir ülkenin askeri merkezlerinin, güvenlik yapılarının ve kritik altyapısının bu kadar nokta atışı hedef alınabilmesi yalnızca teknolojiyle açıklanamaz.
Bunun anlamı nettir: İran’ın güvenlik duvarı içeriden delinmiştir. Bu durum İran için askeri bir problemden çok daha büyük bir istihbarat krizidir. İran devleti yıllardır güvenlik aygıtı üzerine inşa edilmiş bir sistemdir.
Devrim Muhafızları yalnızca askeri bir güç değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasi bir yapı olarak devletin merkezinde durur. Fakat bugün ortaya çıkan tablo bu yapının sanıldığı kadar sarsılmaz olmadığını gösteriyor.
Bir devlet için en tehlikeli an, düşmanın kapıya dayanması değil; kapının içeriden açıldığının fark edilmesidir.
İran tam da böyle bir psikolojik kırılmanın içinden geçiyor. Çünkü dış saldırıların yarattığı yıkım onarılabilir. Ancak güvenlik yapısına duyulan güven çökerse devletin refleksleri felce uğrar. Bugün Tahran’daki en büyük korku İsrail’in yeni bir saldırı yapması değil, içeride ne kadar derin bir sızma olduğu sorusudur.
Bu noktada İran’ın siyasi mimarisine bakmak gerekir. İran dışarıdan bakıldığında kurumsal bir devlet gibi görünür.
Oysa gerçek güç üç temel yapının dengesi üzerinde durur: dini liderlik, Devrim Muhafızları ve güvenlik bürokrasisi. Bu üç yapı arasındaki denge bozulduğunda sistem hızla kırılgan hale gelir. Bugün yaşanan kriz tam olarak bu dengeleri sarsıyor.
İran yönetimi bu nedenle yalnızca askeri bir cephede savaşmıyor. Aynı zamanda devlet aygıtının iç bütünlüğünü korumaya çalışıyor.
Çünkü savaş uzadıkça İran’ın en zayıf noktası askeri kapasitesi değil, iç siyasi dengeleri olacaktır. Bunun bir nedeni de İran’ın sosyolojik yapısıdır. İran homojen bir ülke değildir.
Azeriler, Kürtler, Beluçlar ve Araplar gibi farklı etnik toplulukların bulunduğu çok katmanlı bir toplumsal yapı söz konusudur. Güçlü merkezi otorite zayıfladığında bu dengelerin ne kadar kırılgan hale gelebileceği Ortadoğu tarihinin defalarca gösterdiği bir gerçektir.
İran yönetimi bu nedenle savaşı kendi sınırlarının içine hapsetmek istemiyor. Çatışmayı bölgesel bir alana yayma çabası aslında bir savunma stratejisidir. Çünkü savaş İran topraklarında yoğunlaşırsa ekonomik ve askeri yıpranma hızla derinleşecektir. Bu yüzden Tahran cepheyi genişletmeye çalışıyor. Savaşın yayılması İran için paradoksal biçimde nefes alma alanı yaratabilir.
Ancak İran’ın karşı karşıya olduğu asıl soru askeri değil, stratejiktir: Bu savaş yalnızca askeri kapasiteyi hedef alan bir operasyon mu, yoksa İran devletini yavaş yavaş aşındırmaya yönelik uzun vadeli bir plan mı?
Ortadoğu’nun yakın tarihine bakıldığında ikinci ihtimal hiç de uzak görünmüyor. Büyük güçler artık doğrudan rejim değişikliği operasyonları yerine uzun süreli yıpratma stratejilerini tercih ediyor. Ekonomik baskı, istihbarat operasyonları ve sınırlı askeri müdahaleler bir araya getirildiğinde hedef ülkenin devlet kapasitesi zaman içinde zayıflıyor.
İran bugün tam da böyle çok katmanlı bir baskının ortasında bulunuyor.
Bu nedenle Ortadoğu’da yaşananları yalnızca bir savaş olarak okumak büyük bir eksiklik olur. İran şu anda üç cephede birden mücadele veriyor: askeri çatışma, istihbarat savaşı ve rejimin ayakta kalma mücadelesi. Ve tarihin en sert gerçeği şudur:
devletler çoğu zaman dış saldırılar yüzünden değil, içerideki çatlaklar büyüdüğünde zayıflar. İran bugün tam o çizgide duruyor.
Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun kaderini belirleyecek olan da bu olacak. İran dış saldırılara mı dayanamayacak, yoksa içerideki kırılmalar mı bu büyük bölgesel gücü sarsacak?
Cevabı henüz kimse bilmiyor. Ancak kesin olan bir şey var: Ortadoğu’da yeni bir dönemin kapısı aralanmış durumda. Ve bu kapı açıldığında ortaya çıkacak manzara, bugüne kadar kurulan bütün dengeleri değiştirebilir.
